7 senelik seruven iste bitiyor. kaydolmak icin geldigim gunu hatirliyorum. yuzumde daha az kil vardi, daha gencti bedenim, zihnim. felsefe egitimi aldim, cok iyi bir ogrenci olmadim belki ama su yasami nasil hissetmem gerektigini ogrendim. bir cok sey katti yasamima belki ama, bir cok seyi de aldi goturdu benligimden. daha cok bir adam olmadim, aksina azaldim.. yasami hissetmeye calisan genc bir adam oldum ama, heyecanim, kendime guvenim, masumiyetim yok artik.. gsu, guzelligim mi yoksa felaketim mi oldun bilemedim. bitiyor artik ve ben bir galatasarayliyim.. asla kurtulamam senden.
Archive for the ‘bizzat kendim’ Category
ogrencilik bitti mi?
Thursday, July 8th, 2010cukurcak ve huzur
Sunday, May 2nd, 2010annemin babasi, yani buyukbabam, dedem balikesir’in balya ilcesinin cukurcak koyunden. orada dogmus, cocukken koyden cikip askeri okula gitmis.. Yillar sonra buyuk dayim ilkay bayram’in onderliginde tekrar koye bir donus hamlesine giristi tum aile. guzel bir ev yapti dayim koy merkezine ve baglar bahceler derken ben de sik sik gider gelir oldum bu guzel yere. simdi koyun merkezine biraz yuksekce bir yerden bakan evin avlusunda salincaga oturmus, muzigimi acmis, elimde biram ile keyif yapiyorum, yaziyorum. burada arkadaslar ile dostlar ile beraber olmak kadar tek basina kalip kafa dinlemekte harika bir duygu. baharin gelisiyle heryer yemyesil ve dogada bir yeniden uyanis havasi var. hersey oturdugum yerden bu kadar harika gorunurken bunu paylasmak istedim. gunes batmak uzere, karsimdaki tepeler yemyesil. kuslarin civiltisindan pek hazetmem aslinda ama burada o bile cok guzel geliyor. 2010 yazi basliyor, universite bitmek icin son duzluge giriyor, yasam degisiyor ve ben tam su anda, elimde biram ile yazi karsiliyorum..
mezun olur gibi
Friday, April 23rd, 2010son sene mi dedik başında. son sene olamadı, bir dönem daha bu üniversitedeyim ve şubat 2011′de mezunum. ancak son sınıf olmamızdan ötürü cübbeli fotolarımızı bu hafta çektirdik. artık mezun olma havasına da girdik. bu üniversitede geçen bunca yıl içinde en farklı günlerden bir tanesiydi geçtiğimiz çarşamba günü. şimdi artık kalan sınavları teker teker verip, diplomayı almak kaldı. umarım bundan sonrası da fotoğraflardaki gibi mutlu bir şekilde ilerler.
beyaz Converse ile yağmurdan kaçmak
Sunday, April 18th, 2010Yağmur yağıyordu, koşuyordum. Bu ıslak şehirden kaçıyordum.
Hayallerim vardı benim, yatağa her girdiğimde, uykudan hemen önce düşlediğim yarınlar. Hiç bir zaman elde edemediğim yalan yarınlar, sabahında daha da yaşlanıyor olduğum, her bir gecede düşünü kurduğum, ama ölüme biraz daha yaklaştığım her yeni günde yine de mutlu olamadığım yarınlar..
İşte o gece de, yatağıma girmeden önce camdan dışarı kafamı uzatıp derin bir nefes aldım. Yerler, hava kupkuruydu. O gün akşamüstüne kadar yağmur aralıklarla yağmasını sürdürmüştü ve ben, bir haftadır, ıslanırım veya kirlenirler diye ayağıma geçirip dışarıya çıkaramadığım beyaz converselerimi giyebilmenin hayali ile yanıp tutuşuyordum. Her şey yolunda görünüyordu. Televizyonlar ertesi gün yağmur beklenmediğini söylemişlerdi, internette hangi hava durumu sitesine baksam, yağmur belirtisi yoktu, burnum da, gözlerim de havada bir nem yakalamamışlardı. Bu sefer olacaktı, bu sefer, bir haftadır evin içinde ayağımdan çıkarmadığım, ama dışarı adım atmak söz konusu olduğunda, kalas gibi ağır olan botlarımı giymek zorunda kalmadan converselerimi geçirecektim ayağıma. Nihayet güzel günler görünmüştü ufukta.
Sabah 6.45’e kurduğum saat çaldığında yatağımdan çıkmak istemedim. Yine bir yarın olmuştu ve kader ağlarını örmüş beni bekliyordu. Duyuyordum. Üst katın balkonundan alt kattaki bakkalın bir önce ay yaptırdığı yağmurluğa damlayan suyun seni beynimde yankılanıyordu. Asfaltın üzerinden çıkan, suyun çarpma sesi kulağımda çınlıyordu. Bir damla yaş aktı gitti gözlerimden yüreğime. Neye sitem etseydim, neye bağırıp çağırsaydım bilemedim. Gözümde yaşlarla, yeni bir güne başlıyordum.
Yine mi o burnu ezilmiş, ağır botları giymek zorundaydım? Yine mi giyemeyecektim süt beyaz converselerimi. Her yeni sabahta kaderime böyle boyun mu eğecektim? Geçen günlerimi düşündüm bir an, o ağır botlarla, lanet okulun yokuşunda tükettiğim günlerimi düşündüm. Olmazdı, izin veremezdim. Ya bu kadere boyun eğecektim ve tıpış tıpış bir kenara koyacaktım converselerimi, ya da kaçacaktım kaderden, beni yakalamasına izin vermeyecektim.
Evden çıktığımda yağmur yağıyordu ve ben, ayağımda beyaz meleklerimle, yüzümde cesaretin ve gururun verdiği bir ifadeyle, bu ıslak şehirden kaçıyordum. Hayallerim vardı benim ve ben bu lanet yağmura, çamurlu yollara, ıslak gözlere izin vermeyecektim. Gidecektim, yağmurun yere dokunmadığı, güneşin ayaklarımı terletmeye çalıştığı ama conversein bez yüzeyi ve ayak içlerine doğru var olan iki deliği ile terlemeye izin vermediği diyarlara gidecektim.
Bahariye’den Haydarpaşa’ya kadar kâh su birikintilerinden atlayarak, kâh arabaların hızla geçip sıçrattığı sulardan sıyrılarak koştum. Converselerim kirlensin, beyaz ötesi yüzeyi lekelensin istemiyordum ama bundan kaçınmak zordu. Yine de önemli değildi, gideceğim diyarda yıkardım, hiç olmadı yenisini alırdım, ama gönlümün dilediği zaman, özgürce giyebilirdim onları. İşte bu motive ve gazla koştum onca yolu.
Kan ter kalmış biçimde, yetişebildiğim ilk vagona attım kendimi. Ne biletim vardı, ne de bir yerim. Yemekli vagona kadar ilerleyip hemen kapının solundaki masaya yığıldım. Bu şehirden kaçarım demek kolay, iyi güzeldi ama benim gibi şişko bünyeye sahip kim olsa o kadar yolu koşmak koyardı. O an “Converselerle yine iyi koştun oğlum, bir de botlar olsaydı ayağında, hayatta koşamazdın o kadar yolu, iyi ki varmış bu bez ayakkabılar” dedim kendime. Sonra botlar olsa zaten şehirden kaçmayacağım aklıma geldi, çok üzerinde durmadım bu düşüncemin. Ben yine özgürlüğü, mutluluğu ve kaderime boyun eğmeyişimi düşündüm. Cesaretimin meyvelerini alıyordum bile, daha yolun başındaydım ama kaderin ağlarından kurtulduğumu hissediyordum. Oturduğum yerde gideceğim yerleri düşledim, converseim ile yürüdüğüm yolları, geçtiğim sokakları, koştuğum çayırları getiriyorum gözlerimin önüne. Hiç yağmur yağmayacaktı, şehir hiç öğle vakti bulutlarla kaplanıp, karanlık olmayacaktı. Orada hep yaz olacak, ağaçlar, böcekler, kuşlar güneş ile dans ediyor olacaktı ve ben bir ömür sürecektim converselerim ile. Gönlümden geçtiğince, özgürce, kâh ayağımda, kâh bağcıklarını birbirine bağlayarak, omzumdan sarkıtarak koşacaktım.
Aslında suçlu yağmur değil, toplumdu, önyargılarımızdı, bizdik. Okulda, yolda, parkta, bahçede, nerede olursa olsun, ne zaman yağmur yağsa, tüm acır bakışlar, a
yağında converse olan birine yönelirdi. O “zavallı”, hıyarlık ve salaklık arasındaki ince çizgide salınır dururdu. Acizlik, bu tabuyu yıkıp geçmeye cesareti olmayanlarda mıydı, yoksa bu lanet olası tabuyu yaratan toplumun kendisinde miydi? Yok, erkek sol kulağına küpe takmaz, yok, kızlar teklif etmez, yok, sevgilinin yanında osurulmaz gibi niye yağmurda converse giyilmezdi ki? Kumaştan olduğu için ayağa su girer korkusu muydu bizi bu zevkten mahrum bırakan? Başka ayakkabılara yağmur yağınca hiç mi su girmez, delikli nikelar adidaslar, hepsi ayaklar daha rahat nefes alsın, terlemesin diye delikli ve su sızdırmaya meyilli değil mi? “Fukaranın düşkünü, beyaz giyer kış günü” bu toplum tarafından üretilmişti ve alaycı ağızlarda dolanmıyor muydu? Bu düşünceler içinde tabulara isyan ederken, tren çoktan istasyondan ayrılmış, bilmediğim diyarlara yola koyulmuştu. Kaderimden kaçarken, cama kafamı yaslamış, dışarıya bakıyordum. Kentin gözyaşları camın bir köşesinden diğer köşesine doğru, çaprazlamasına kendilerini yol bulmuş akıyorlardı. Gözlerim yaşlı, yüreğim, ardımda kocaman bir hayat bırakmış olmanın acısıyla cızırdıyordu. Gidiyordum..
Kolay değildi, belki kadere boyun eğmemiştim ama sevgililerim, dostlarım, anılarım arkamda kalıyorlardı. Alışkanlıkları terk edip gitmek ne kadarda zormuş diye geçirdim içimden, bir yanda özgürce giyebileceğim converseler, diğer yanda beni ben yapan yaşamım.. Derin düşünceler içinde camdan dışarı bakıyor dururken, tren birden bir tünele girdi. Yemekli vagonda yanan floresanlar, dışarısı zifiri karanlık ve camda, onun yan masadan yansımasını gördüm.
Trene bindiğim andan bu yana, yeni yaşamımın hayalinin ve geçmişi bırakmanın acısının ruhumda harmanlanması içinde hiç dikkatimi çekmemişti. Garip bir hali vardı. Kırmızı kadehi elindeydi ama gözleri bambaşka yerlere dalıp gitmişti, bense ona baktıkça yıkılan hayallerimi görüyordum gözlerinde. Uzaktan bir süre izleyip gözlerinde hülyalara dalıp dalıp çıktıktan sonra usulca karşısına geçtim. Başını kaldırdı, yaşlıydı gözleri. Daha ben sormadan anlatmaya başladı. Bir yandan ağlıyor, bir yandan da akıtıyordu kederini. O da benim gibi kaderine boyun eğmemeyi seçmişti zamanında, yaşadığı küçük şehirde, yine toplumun tabularının karşısına dikilmişti. Saçlarını civciv sarısına boyatmıştı, toplum karşı çıkmıştı. Sırf yenilmemek için, sırf şu yaşamına bir anlam katabilmek adına ayakta durmaya çalışmıştı ama mahallesinde onu görenler saçlarına bakıp bakıp sırıtıyorlardı, çarşıda esnaf onu deli sanıp dükkânına bile sokmuyordu. Yerel gazeteler, Manisa’da EMO görüldü diye manşet atıyorlardı. O ne EMO’ydu, ne de deli. O sadece özgürlüğün, zincirlerinden kurtulmaya çalışan sıra dışılığın bir neferiydi ve aynı benim şimdi yaptığım gibi kaçmıştı,İstanbul’a gelmişti. Mavi Jeans’in reklamları diyordu ya hep “burası İstanbul” diye. O da öyle sanıyordu. Sanki İstiklal Caddesi’ne çıktığında, kendi gibi sapsarı saçlı insanları özgürce dolaşıyor gördüğünde, her şey iyi olacaktı. İyi olmasa bile aynı benim şu an hissettiğim gibi, geçmişi bırakıp gidebilme gücü ona haz verecekti. Ama öyle değildi, onun hayali, onun savaşı, sarı saçlarıyla, kırmızı rugan topuklularıyla salınıp gitmekti. Ama kırmızı ruganlar farklıydı, İstanbul’a bu bile fazlaydı. Beyoğlu’na gelip İstiklal’e çıktığı ilk anda gözler yine ona çevrilmişti. İnsanlar alaycı ifadeleriyle bir saçlarına bir ayaklarına bakıyorlardı. Manisa’da ona sarı saçlarıyla EMO demişleri, İstiklal’de bir EMO bile değildi.
İstanbul bile onu kaldıramıyorsa hayatın çok bir anlamı kalmamıştı. Tüm yenilmişliği ile geri dönmek istedi ama dönemezdi, yakmıştı gemileri, yıkmıştı köprüleri. Ne yapacağını bilememenin verdiği korkuyla şaraba vermişti kendini. Her gün içmiş, içmiş, günler geçtikçe saçlarının dibi gelmişti. Kapkara saçları ona geçmişini hatırlatırcasına alttan alttan çıkmaya başlamıştı. Karşımda gözyaşlarıyla bana hikâyesini anlatıyordu ama o anlattıkça içim bir hoş oldu, saçlarına baktıkça gülümsememek için zor tutuyordum kendimi. Kırmızı ruganlar ayağını şişirmiş olacak ki, çıkarıp yanına koymuştu onları. Aslında uyumsuzluğun bir
güzelliği vardı üzerinde. Dibi gelmiş civciv sarısı saçlar, kırmızı ruganlar ve elinde kırmızı şarap kadehi. Kan kırmızı, içtikçe yüreğine akan kırmızı.
O çektikçe şarabı ben dertlendim, daha da karardı içim. Hikâyesini düşündüm, gittiğim yerde beni de aynı kader mi bekliyordu? Bir sabah uyandığımda, geriye dönmenin özlemi saracak mıydı ruhumu? Ona EMO bile diyemiyorlardı, bana ne demeyeceklerdi? Gerçi gittiğim yerde converselere garip gözlerle bakamayacakları, bilhassa yağmur hiç yağmayan bir yer bulacaktım. Ama ya bu özgür ruhu kabul edebilecek miydi orası? Onun sarı saçlarını İstanbul kabul edebilirdi ama Sarı saç + kırmızı rugan topuklu kombinasyonu ağır gelmişti İstiklal’e. Gittiğim yerde yağmur olmasa bile, özgürce converselerimle koşuşturuyor olsam bile ya başka bir tabu karşıma çıkıp dikilirse ne olacaktı? Nereye giderdim, ne yapardım.. Korktum, converseleri giyememekten korktuğumdan daha fazla korktum. O ağlayan sarı siyah civciv, şarap kırmızı gözleriyle bana baktıkça daha da korktum..
Trenin durduğu ilk istasyonda vagondan atlayıp ters istikamete giden treni bekledim. Dönüyordum geri, tırsaklığımdan hiç gocunmuyordum, onun hali, mağlubiyetinin sonuçları, karşımda dikilmişti, aklımı başıma getirmişti. Geri dönüyordum, şehrime, dostlarıma, sevgililerime, aileme geri dönüyordum. Varsın conversei sadece yağmur yağmadığı günlerde giyeyim, varsın ağır botlarımla okulun yokuşunu aşındırayım. Hiçbir yere ait olamama ihtimali daha korkunçtu. Manisa’da sarı saçlarıyla EMO damgası yiyen biri, ayağına kırmızı rugan topuklu geçirdiğinde İstanbul’da bile EMO’lardan daha aşağılanmış, kabul görmemişti ve benim dert ettiğim şey bununla karşılaştırılamazdı bile. O neyle başa çıkmak zorunda kalmıştı, benim kaçtım şey ise yağmur yağıp converse giydiğimde aldığım kıçı kırık bir yan bakıştı. Hem Beyoğlu’nda benim gibi derde sahip insanlar vardı, o ise bir başına durmaya çalışmıştı karşısında toplumun. Aslında şükretmeliydim halime. Hayallerime, alay eden gözlerin olmadığı yağmurda converse giyebilme özgürlüğüne hiç ulaşamayacaktım belki ama hiç olmazsa EMO’lardan bile daha çok kabul görecektim toplumda. Varsın gülsünler dedim gelen trene binerken, yeter ki EMO’dan da kötü demesinler..
kafaya çıktığımı kimse görmedi.
Tuesday, December 15th, 2009Aniden sınıfın kapısını açtım ve girdim. İşte o tam karşımda duruyordu. Beni farketmemiş, konuşmasına devam ediyor, karşısında oturan bir avuç öğrencide hipnoz olmuşçasına ağzının içine içine bakıyorlardı. Boş bir sandalyeye otururken biraz gürültü yaptım ancak ortamdaki büyülü havayı bozmamıştım. Niyetim kendimi belli etmekti, beni farketmesini sağlamaktı. Bunu beceremesem de yine de birazcık gururluydum. Zira bu fark edilmeyiş ileride “ah ne kadarda özenli birisiymiş, dersin huzurunu bozmadı hiç” yakıştırmasını sağlayabilirdi bana. Görüldüğü gibi her olasılığı düşünüyor, zihnim adeta bir buçuk Kant gibi saçmalıyordu. O an hareketlerime o kadar dikkat etmeye çalışıyordum ki, her bir adımımı atıp atmama konusunda birden fazla düşündüğüm gibi, kendimi farkettirme veya farkedilmeme konusunda bile kararsızdım ve şimdi sessiz sakin gibi algılanma konusunda da gururlanmalı mıydım, bilmiyordum.. Heyecanlıydım, çünkü onun methini yüzlerce kilometre öteden duymuş, taa Balıkesir’den onu görebilme umuduyla, sadece o gül yüzünü, o alınmamış kaşlarını, rüyalarımda bana Kant Estetiği anlatırken dikkatimi dağıtan o pembe kolyesini görmeye gelmiştim. O an kafama dank etti, ulan dedim, bunca yolu onu görmek için geleyim, bir de dikkat çekmemek için kasıp, strese vereyim kendimi. Gerçi onun gibi okumuş etmiş, entelektüel sınırları benimkini kat be kat aşan, sosyal çevresi benim gibi bir adamı bile içine alacak kadar geniş bir insan, benim gibi işsiz güçsüz, karşıdan biri görse, “sıfatına tüküreyim emcük ağızlı” denilecek kadar tipsiz ve karizma denen şeyin civarına yaklaşmadığı bir şahsiyetle ne işi olabilirdi? Aslında ben alışkındım dikkat çekmemeye, ama o gün hareketlerimi en az iki kere düşünüp gerçekleştirme sebebim, dikkat çekmemek olmamalı, bizzat beni görmesini sağlamak olmalıydı. O sürekli konuşuyor, anlatıyor ama ben salaklığımdan olsa gerek, hiçbir şey anlamıyordum. Zamanın konisi diyor, insan neyle yaşar diyor, laflarının arasında İngilizce ve Fransızca dışında birde Türkçe olduğunu farzettiğim ama o ana kadar hiç duymadığım sözcükler sıkıştırıyordu. Sınıftakiler de, kafalarını bir aşağı bir yukarı, adeta çok anlıyorlarmış gibi sallıyorlardı. Gerçekten anlıyorlar mıydı o garip sözleri, yoksa onlarda benim gibi sadece onu görmek için mi buradaydılar? Beni birden bir kıskançlık sardı bu iğrenç ortamda ötürü. Sınıftaki herkesi rakibim olarak görmekten kendimi alamıyordum. O aval suratlarına baktığımda aklıma yaşamımda bir türlü başa çıkamadığım, beni şuncacık ömrümde en çok zorlayan kişinin, Hakan’ın yüzü geliyordu. Sanki sınıftaki herkes adeta birer Hakan olmuştu, her yanımı Hakanlar sarmıştı. Babamın Diyarbakır’dan gelirken getirdiği topu mahalle çocuklarına sunduğum günden beri mahallenin boş arsalarından birinde yaptığımız maçlarda genelde kaleye geçirilmek istensem de, topun sahibi olduğumu hatırlatınca defansa dönük ortasaha oynayabiliyordum. Hakan ise yan mahallenin golcüsü olarak Bahçelievler ve Plevne mahallelerinin takımlarının adeta korkulu rüyasıydı. Hakan’ın takımına karşı galip gelmeyi bırak, 5′te devre 10′da biter kuralından dolayı 10 gol yemeden bitirebildiğimiz maç olmamıştı. Hakan’a karşı averajda yerlerde sürünüyorduk. Her top alışında bacaklarımı titretiyor, bana attığı çalımların yarısı bacak arası oluyordu. Kafa toplarında ise onun eğilerek vurduğu toplara bile ben ne kadar sıçrarsam sıçrayayım erişemiyordum. Karşısında eziliyor, büzülüyor, aşağılanıyordum. O an sınıfta onu dinleyenler birer Hakandılar. O ise Hakanların bile sıçramak zorunda olduğu havalandırılmış toptu. Evet, o bir toptu ve Hakanlarla birlikte kafaya yükselmeliydim. Her şeye dikkat etmeye çalışırken, yüreğim tedirgin bir kuş gibi çarparken, o kadar Hakan arasından golü nasıl benim gibi bir defansa dönük ortasaha oyuncusu atabilirdi ki? Bu kadar karamsarlık iyi değil, toparla kendini ve orada olduğunu belli et artık diyip bir ara gazla kafamı kaldırdığımda bütün Hakanların ayaklandığını gördüm. Herkes bir gürültü ile çantaları toparlıyor, hepbir ağızdan konuşuyorlardı. Bir iki saniye sonra idrak ettiğim gibi ders bitmişti. Saate baktım ders bitme saati değildi. Benim ilkokul, ortaokul ve liseden edindiğim deneyimlere göre ders saat başına ya beş dakika kala ya da on dakika kala biterdi. Saat ise üçü on iki geçiyordu ve ben eminim, zil sesi duymamıştım. Bu saçma durumu kafaya çok takmayıp dışarı çıktım, zira o da dışarıya çıkmış, hızlı adımlarla yürüyordu. Peşinden koşturdum, tam omzuna dokunacakken, bir Hakan hemen yanında bitiverdi ve gülümsedi. O an kendimi nasıl kaybettiysem, bütün Hakanlara karşı öfkem ve yenilmişliğimden midir nedir, öyle bir kafaya yükselişim vardı ki, ne Hakan ne olduğunu anladı ne de o neyin kendisine çarptığını, pardon kafa koyduğunu, farkedebildi. Bayılmıştı. Ceza sahasına giren ben boş kaleye topu yollayacakken, araya giren Hakan’ın ulaşmaması için bir omuz darbesiyle fakirin sümüğü gibi yere yapıştırmıştım Hakan’ı ancak aceleyle kontrolsüz vurmuştum topa, top auta gitti. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Onca kilometrelik yolu bunun için gelmemiştim, onunla iki çift laf edebileyim, o pembe kolyesinin hikâyesini bana anlatsın istiyordum. Araya Kant’ı Descartes’ı sokmadan, birbirimizden bahsedelim, birbirimizden etkilenirsek, üç beş buluşma sonra gerekirse gelinliğiyle duvağıyla kendime gelin alayım diyordum. Hayallerim o kontrolsüz şut ile yıkılmıştı, koşarak oradan uzaklaştım. Koşmalıydım çünkü eli coplu güvenlik görevlileri tam arkamdaydı. Koridordaki kalabalığı yararak, kendimi önce üniversitenin caddesine sonra caddeden geçen bir taksiye attım. Çek abi Esenler’e terkediyorum bu diyarı, yenemedim bu şehri diye bir içli söylendim. Taksici boş bakışlarla bana bakıp, sıkışan trafiğe küfrederken, kendime bırak abi onun bunu, nasıl yapıştırdın Hakanı yere dedim.
içmek, hep içmek
Tuesday, November 24th, 2009osmanbey ev partilerinin altıncı ayağını geçtiğimiz cumartesi gerçekleştirdik. bu sefer partinin düzenlenme sebebi aslı selçuk, engin eröz ve aytekin’in doğumgünlerini kutlamaktı ancak engin şerefsizi “bilet bulamadığı” için gelemedi ve onsuz bir parti daha geçti. partimizin konsept içkisi tekila idi. yani tekilave bira dışında alkollü bir içki olmayacak, gelecek kişiler üç beş kişi birleşip ya tekila alacaklar, alamıyorlar ise bolca bira ile eve geleceklerdi. Nitekim parti başlangıcında sekiz şişe tekilamız, ellinin üzerinde biramız vardı..
bu parti için iyi hazırlandık. özellikle selçuk’un hem konsept hazırlığı hemde parti organizasyonu ile ilgili yardımları çok fazlaydı. bu partiye bu kadar çok hazırlanmamın sebebi daha bir buçuk ay önce yaptığımız “osmanbey’e veda mı diyoruz” partisinde yaşanan hüsrandı. organizasyon çok geç hazırlanmıştı ve katılımcı sayısı çok az kaldı. dolayısıyla saçma bir ev partisini, parti içinde küçük bi ev toplantısına çevirmiştik. ertesi gün etrafı toparlarken çok daha iyi organize edebileceğim bir eğlencenin olabileceğini düşündüm ve bu partiyi gerçekleştirdik.
öncekilerin ilki dışında hiç biri belirli bir içki konseptinde değildi ve bir ev partinin iyi geçmesi için ilk kuralın insanların midesini ve dolayısıyla keyfini bozmayacak şekilde içki sunmak olduğunu düşündük. bunun için bu partinin içkisini tekila olarak belirledik. ev düzeni konusunda önceki partilerden edindiğim tecrübe insanların mekan içerisinde çok fazla dağılmasını sağlamadan, bir arada tutabilecek şekle getirmeliydik. bunun dışından bir önemli konu ise ne yapacağımızı bilerek davranmaktı. yani partinin her saati belirli olmalı, insanların beraber eğlenmesini sağlamak olmalıydı. dolayısıyla müzik seçimi çok önceden belirlendi ve davetlilere bildirildi. herne kadar ihtiyaç kalmamış olsa da davetlilerin kendilerine kolaylık olsun diye bir taksi ayarlanmıştı.
melihcan, özgür, selçuk, irem ve ezgi’nin büyük yardımları ile partiden iki gün önce mekanın şekli ortam için uygun hale getirildi. görsellik katması için ışıklandırmalar ayarlandı, telvizyonda gösterilecek videolar hazırlandı, müzik listesi düzenlendi ve alışveriş yapıldı. parti günü ise, portakallar limonlar kesildi, bar hazırlandı, yiyecekler ve alkollü alkolsüz içecekler hazırlandı ve sürekli tekila içemeyecek kişiler için insanların ağzından kolay geçebilecek bir karışım hazırlandı ve shotlara konuldu. 20.00′da başlayacak parti önceki partilerin aksine daha erken başladı.
içki tekila olduğu için 20.00′da başlayan tekila shotları zamanın yavaş geçmesini sağlıyor, insanların kolay ama bozulmadan sarhoş olmalarına sebep oluyrdu. zaten ilk 5 şişe tekila bittiğinde sat 22.00 olmamıştı. o saatten sonra zaten herkes herşey koptu ve tam manasıyla parti başlamış oldu. şarkılar söyleniyor, 80′ler 90′lar eşliğinde insanlar tepiniyordu. bir kaç kişi dışında kalkıp dans etmeyen, salonun ortasında kendini kaybetmeyen yoktur sanırım. volkan ve aytekin’in canlı müziği eşliğinde ise bağıra çağıra şarkılar söyledik. parti sabaha kadar sürdü, içtik, sıçtık, güldük eğlendik.. (bi ara konyaya bile gidiyorduk) parti bittiğinde biz de bitmiştik.
parti bu kadar güzel geçmesine rağmen bu güzelliğe gölge düşüren olaylar olmadı değil tabiki. başlıca iki olay beni ciddi şekilde rahatsız etti. bir tanesi ve rahatsız etmiş olsa bile içimi yemeyen durum komşuların gürültüden rahatsız olmaları idi. haklılardır, çok abarttık zaman zaman gürültüyü ve ne deseler boynum kıldan ince. ama bir cumartesi ve ben yedi senedir aynı apartmandayım, daha ciddi bir şekilde benden rahatsız olan bir kişi bile olmamıştır. yedi senede bir gece, atlatılmayacak şey değil.. ikinci olay ise benim kimyamı ciddi şekilde bozdu ve bu partiyi bu evde yapılan jubile partisi olarak değerlendirmeme sebep oldu. İçkiyi ağzıyla değil kıçıyla içen birinin sarhoş olup benim evimde olmaması gereken bir takım olayların gelişmesi bütün gecenin güzelliğinin içine etti. olayla kendimi suçlu görmesemde ihmalimin olmadığını söyleyemem. bu ihmalde kontrolünde olmayarak yaptığım bir şey değildi ama beklediğim gibi olmadı. daha hızlı davranmalıydım ya da ağzıyla içmeyen adamları böyle yerlere getirmemeliydim en başından. neyse oldu ve bitti, yapacak bir şey yok..
komşu şikayeti ve sabahın 5′inde saçma bir durum dışında, parti kendi içinde inanılmaz güzeldi. emeği geçen, yardımı dokunan, katılan herkese çok teşekkürler.. ben başından yatasıya kadar çok eğlendim ve eğlenmeyen kişi olmamıştır sanırım.



























