7 senelik seruven iste bitiyor. kaydolmak icin geldigim gunu hatirliyorum. yuzumde daha az kil vardi, daha gencti bedenim, zihnim. felsefe egitimi aldim, cok iyi bir ogrenci olmadim belki ama su yasami nasil hissetmem gerektigini ogrendim. bir cok sey katti yasamima belki ama, bir cok seyi de aldi goturdu benligimden. daha cok bir adam olmadim, aksina azaldim.. yasami hissetmeye calisan genc bir adam oldum ama, heyecanim, kendime guvenim, masumiyetim yok artik.. gsu, guzelligim mi yoksa felaketim mi oldun bilemedim. bitiyor artik ve ben bir galatasarayliyim.. asla kurtulamam senden.
Posts Tagged ‘üniversite’
ogrencilik bitti mi?
Thursday, July 8th, 2010kafaya çıktığımı kimse görmedi.
Tuesday, December 15th, 2009Aniden sınıfın kapısını açtım ve girdim. İşte o tam karşımda duruyordu. Beni farketmemiş, konuşmasına devam ediyor, karşısında oturan bir avuç öğrencide hipnoz olmuşçasına ağzının içine içine bakıyorlardı. Boş bir sandalyeye otururken biraz gürültü yaptım ancak ortamdaki büyülü havayı bozmamıştım. Niyetim kendimi belli etmekti, beni farketmesini sağlamaktı. Bunu beceremesem de yine de birazcık gururluydum. Zira bu fark edilmeyiş ileride “ah ne kadarda özenli birisiymiş, dersin huzurunu bozmadı hiç” yakıştırmasını sağlayabilirdi bana. Görüldüğü gibi her olasılığı düşünüyor, zihnim adeta bir buçuk Kant gibi saçmalıyordu. O an hareketlerime o kadar dikkat etmeye çalışıyordum ki, her bir adımımı atıp atmama konusunda birden fazla düşündüğüm gibi, kendimi farkettirme veya farkedilmeme konusunda bile kararsızdım ve şimdi sessiz sakin gibi algılanma konusunda da gururlanmalı mıydım, bilmiyordum.. Heyecanlıydım, çünkü onun methini yüzlerce kilometre öteden duymuş, taa Balıkesir’den onu görebilme umuduyla, sadece o gül yüzünü, o alınmamış kaşlarını, rüyalarımda bana Kant Estetiği anlatırken dikkatimi dağıtan o pembe kolyesini görmeye gelmiştim. O an kafama dank etti, ulan dedim, bunca yolu onu görmek için geleyim, bir de dikkat çekmemek için kasıp, strese vereyim kendimi. Gerçi onun gibi okumuş etmiş, entelektüel sınırları benimkini kat be kat aşan, sosyal çevresi benim gibi bir adamı bile içine alacak kadar geniş bir insan, benim gibi işsiz güçsüz, karşıdan biri görse, “sıfatına tüküreyim emcük ağızlı” denilecek kadar tipsiz ve karizma denen şeyin civarına yaklaşmadığı bir şahsiyetle ne işi olabilirdi? Aslında ben alışkındım dikkat çekmemeye, ama o gün hareketlerimi en az iki kere düşünüp gerçekleştirme sebebim, dikkat çekmemek olmamalı, bizzat beni görmesini sağlamak olmalıydı. O sürekli konuşuyor, anlatıyor ama ben salaklığımdan olsa gerek, hiçbir şey anlamıyordum. Zamanın konisi diyor, insan neyle yaşar diyor, laflarının arasında İngilizce ve Fransızca dışında birde Türkçe olduğunu farzettiğim ama o ana kadar hiç duymadığım sözcükler sıkıştırıyordu. Sınıftakiler de, kafalarını bir aşağı bir yukarı, adeta çok anlıyorlarmış gibi sallıyorlardı. Gerçekten anlıyorlar mıydı o garip sözleri, yoksa onlarda benim gibi sadece onu görmek için mi buradaydılar? Beni birden bir kıskançlık sardı bu iğrenç ortamda ötürü. Sınıftaki herkesi rakibim olarak görmekten kendimi alamıyordum. O aval suratlarına baktığımda aklıma yaşamımda bir türlü başa çıkamadığım, beni şuncacık ömrümde en çok zorlayan kişinin, Hakan’ın yüzü geliyordu. Sanki sınıftaki herkes adeta birer Hakan olmuştu, her yanımı Hakanlar sarmıştı. Babamın Diyarbakır’dan gelirken getirdiği topu mahalle çocuklarına sunduğum günden beri mahallenin boş arsalarından birinde yaptığımız maçlarda genelde kaleye geçirilmek istensem de, topun sahibi olduğumu hatırlatınca defansa dönük ortasaha oynayabiliyordum. Hakan ise yan mahallenin golcüsü olarak Bahçelievler ve Plevne mahallelerinin takımlarının adeta korkulu rüyasıydı. Hakan’ın takımına karşı galip gelmeyi bırak, 5′te devre 10′da biter kuralından dolayı 10 gol yemeden bitirebildiğimiz maç olmamıştı. Hakan’a karşı averajda yerlerde sürünüyorduk. Her top alışında bacaklarımı titretiyor, bana attığı çalımların yarısı bacak arası oluyordu. Kafa toplarında ise onun eğilerek vurduğu toplara bile ben ne kadar sıçrarsam sıçrayayım erişemiyordum. Karşısında eziliyor, büzülüyor, aşağılanıyordum. O an sınıfta onu dinleyenler birer Hakandılar. O ise Hakanların bile sıçramak zorunda olduğu havalandırılmış toptu. Evet, o bir toptu ve Hakanlarla birlikte kafaya yükselmeliydim. Her şeye dikkat etmeye çalışırken, yüreğim tedirgin bir kuş gibi çarparken, o kadar Hakan arasından golü nasıl benim gibi bir defansa dönük ortasaha oyuncusu atabilirdi ki? Bu kadar karamsarlık iyi değil, toparla kendini ve orada olduğunu belli et artık diyip bir ara gazla kafamı kaldırdığımda bütün Hakanların ayaklandığını gördüm. Herkes bir gürültü ile çantaları toparlıyor, hepbir ağızdan konuşuyorlardı. Bir iki saniye sonra idrak ettiğim gibi ders bitmişti. Saate baktım ders bitme saati değildi. Benim ilkokul, ortaokul ve liseden edindiğim deneyimlere göre ders saat başına ya beş dakika kala ya da on dakika kala biterdi. Saat ise üçü on iki geçiyordu ve ben eminim, zil sesi duymamıştım. Bu saçma durumu kafaya çok takmayıp dışarı çıktım, zira o da dışarıya çıkmış, hızlı adımlarla yürüyordu. Peşinden koşturdum, tam omzuna dokunacakken, bir Hakan hemen yanında bitiverdi ve gülümsedi. O an kendimi nasıl kaybettiysem, bütün Hakanlara karşı öfkem ve yenilmişliğimden midir nedir, öyle bir kafaya yükselişim vardı ki, ne Hakan ne olduğunu anladı ne de o neyin kendisine çarptığını, pardon kafa koyduğunu, farkedebildi. Bayılmıştı. Ceza sahasına giren ben boş kaleye topu yollayacakken, araya giren Hakan’ın ulaşmaması için bir omuz darbesiyle fakirin sümüğü gibi yere yapıştırmıştım Hakan’ı ancak aceleyle kontrolsüz vurmuştum topa, top auta gitti. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Onca kilometrelik yolu bunun için gelmemiştim, onunla iki çift laf edebileyim, o pembe kolyesinin hikâyesini bana anlatsın istiyordum. Araya Kant’ı Descartes’ı sokmadan, birbirimizden bahsedelim, birbirimizden etkilenirsek, üç beş buluşma sonra gerekirse gelinliğiyle duvağıyla kendime gelin alayım diyordum. Hayallerim o kontrolsüz şut ile yıkılmıştı, koşarak oradan uzaklaştım. Koşmalıydım çünkü eli coplu güvenlik görevlileri tam arkamdaydı. Koridordaki kalabalığı yararak, kendimi önce üniversitenin caddesine sonra caddeden geçen bir taksiye attım. Çek abi Esenler’e terkediyorum bu diyarı, yenemedim bu şehri diye bir içli söylendim. Taksici boş bakışlarla bana bakıp, sıkışan trafiğe küfrederken, kendime bırak abi onun bunu, nasıl yapıştırdın Hakanı yere dedim.
